‘Bir ada hikâyesi’

Douglas Fairbanks, Jr. ile Joan Crawford, 1929. George Eastman House Koleksiyonu.

‘Bir ada hikâyesi’

Yıllar sonra çıktıkları ilk tatildi. Sonmuş aslında.
Tatillerinin ilk günüydü, ama son günüymüş aynı zamanda.

Büyük bir heyecan içinde yaptılar kayıtlarını, alelacele attılar eşyalarını odaya. Her fırsatta öpüşüyorlardı. Bir süre sonra öpüşmeleri bile sadece dokunmak halini aldı. Kuru kuruya, ruhsuz dudak dokundurmalar…  İlk öpücükteki uzun, ıslak öpüşler yoktu. Birkaç saat öncesiydi topu topu. Islaklığı kurumamıştı bile dudakların, ama o kadar sık öptüler ki birbirlerini bıkmışlardı bile. Neyse…

Hemen soyunup seviştiler. Uzun zamandır sevişmemişlerdi sanki. Hızlı hızlı soluyarak kalktılar. Çok hızlı. Aceleleri varmış gibiydiler, ama keyifleri yerindeydi. Öpüşmeleri fazla uzatmayalım dediler gülerek. Hemen sevişelim diyerek tekrar gülüştüler. Yeniden seviştiler. Bu kez biraz uzun… Artık dinlendiklerine kanaat getirip, sahile gittiler. Seviştikleri gibi hızlı denize girdiler.

İkisi de kendi halindeydi. Aynı havuzun farklı kulvarında yüzen iki yüzücü gibi. Aynı anda çıktılar sudan…  Akşamüzeri güneşinin ışıltısına bıraktılar kendilerini. Bütün gün ısınmış kum, denizin serinliğini dengeliyordu… . Kadın, yakmayan ama hâlâ iç ısıtan güneşe vermişti kendini. Rüzgâr, vücudundan sırf o terlemesin diye ipek gibi kayıp geçiyordu. Eski tatillerden kalma bir alışkanlıkla, sırt sırta verdiler. Ama daha çok kadın adama yaslanıyordu. Aynı anda nefes alıp vermeye başladılar. Böyle dinleniyorlardı, en son ne zaman çıktıklarını hatırlamadığı tatillerde…  Adam ona hikâyeler anlatırdı. Sesinin ciğerlerindeki titreşimiyle birlikte, dinlemeyi daha çok sevdiğini söylüyordu kadın.

Adam, nefesini düzene soktu önce. Sonra, saçlarından alnına, alnından burnunun kenarına kadar inen vücudundaki son deniz suyunun kokusunu içine çekerken sigarasını yaktı. Uzun ilk iki nefesten sonra daha aralıklı içti sigarasını. Duman gözünü yaktı, denizin maviliğine dalmıştı. Bu rengi yıllar önce görmüştü. Uzun yıllar önceydi. Kadın adamın hikâyesini bekliyordu… Neredeyse uyumak üzere… Sanki bu kez süre uzamıştı. Birden anlatmaya başladı adam…

“Yıllar önce. Tam burada bu renkteymiş deniz. Ama herkes görememiş bunu… Kalabalık gelmişler hafta sonu tatiline. Kalabalık gidilen eski pikniklerden biriymiş yani… Yol boyunca sürmüş gırgır şamata. Keyiflerine diyecek yok… Yayılmışlar sahile, kimisi suyun içinde şakalaşıyor, kimisi kenarda hazırlıkları yapıyor, kadınlar çayı demliyorken bir taraftan evde hazırlayıp getirdikleri yiyecekleri çıkarıp yavaş yavaş sofrayı kuruyorlarmış.
Delikanlının biri, herkesten uzak bir köşede, bir kitap okuyormuş, bir antikacıdan bulduğu. Tuhaf ciltli bir kitap. Kitap bir ada hakkındaymış.

Eski diyarlardan birinde bir bayındır şehir, bu şehrin tam ortasında yedi iklimin en büyük gölü. O gölün tam ortasındaki tuhaf bir ada hakkındaymış kitap. Deyim yerindeyse, insanlarla bir anlaşması olan adaymış.  Şehir halkı, adaya her zaman geçmezmiş. Yılda, belki birkaç kere… O da hep aynı mevsimde. Diğer mevsimlerde fırtına adaya ulaşmayı önlermiş.

Hikâye çok eskiymiş aslında. Halkın adaya bir türlü gidemediği mevsimlerde ne hikmetse,  gölün ortasındaki adeta ıssız bu adada ateşler yanarmış. Metrelerce yükseklikte. Kimileri düğün ateşi olduğunu iddia edermiş. Başında oynayanlar bile gördüğünü söyleyenler olmuş. Kıyıdan bile görünüyormuş ateşin büyüklüğü, öyle anlatıyor kitap.

Adada yakılan ateş öyle büyükmüş ki, önünden geçenin gölgesini düşürüyormuş dağlara, bulutlara… Oradan anlamışlar birilerinin oynadığını. Anlatanlar öyle anlatıyorlar. Gözleriyle gördüklerini söylüyorlar… Birkaç cesur genç fırtınada adaya gitmeye yeltenmişse de başaramamışlar. Dalgalar sanki adanın kıyısından geliyor gibi, kimseyi adanın yanına yaklaşılamıyormuş. Bu uğurda kimlerin teknesi parçalanmamış ki… Parçalanan teknelerden adaya doğru yüzmeye cesaret edenler olmuş birkaç kere…  Fırtınada karaya çıkmak için nice iyi yüzücüler karanlığa gark olmuş, birkaç gün sonra diğer uçtaki kıyıdan çıkmış cesetleri. Şişmiş bir halde. Yüzlerinde tuhaf bir tebessüm… Kışın kimseyi yanına yanaştırmayan, dalgaların dövdüğü kayalar ne hikmetse yazın görünmez olur adanın etrafı çepeçevre kumsal olurmuş. Yazın ipek gibiymiş su. Bütün kış yağmurun yağışın insandan uzak tuttuğu ada, mevsimlik ziyaretçilerine bonkör davranırmış. Her köşesinden çiçekler, meyveler bitermiş… Şehir halkının evlerine bile götürebilecekleri kadar bereketli meyveler verirmiş. Yeşilliği ise dillere destan. Adanın çepeçevre sahili boyunca insanlar serilirlermiş bu mevsimde. Kıyıları sahil, sahilin açığı ise yine kayalık zincir! Birkaç gözü kara delikanlı, yaz mevsiminde yığmış kendince yeterli erzağı. Adada kalmak niyetindelermiş.  Avurtları çökmüş, gözleri çukurda ölülerine rastlamışlar bir sonraki sene… Gel zaman git zaman, yazıya geçmeyen, söze dökülmeyen bir anlaşma yapılmış adayla şehir halkı arasında. Yılda bir mevsim gidip geri dönecekleri, diğer zamanlar dönüp bakmayacaklarına yemin etmişler. Adaya, ada istediği zaman, ada insanlara izin verdiği zaman gideceklermiş.  Böyle bir hayal adasından bahsediyormuş kitap…

Sahile yaklaştığı zaman fark etmiş delikanlı… Okuduğu kitaptakine benziyormuş ada. Büyük bir gölün ortasında… Fakat kışın da gidilebilen… Yeni yeni öğrendiği zamanlarmış yüzmeyi. Birkaç kulaç attıktan sonra vücudu dibe çekiyormuş ama korkudan. O yüzden asla tam öğrenemeyeceğine inanmış yüzmeyi. Açıklaması buymuş. Kıyıya yakın yüzecekmiş, ne olur ne olmaz diye. Acemi bir yüzücü olan delikanlı, sanki büyük bir dini ayine katılır gibi gitmiş adaya… Sanki bütün bir yıl bunun için hazırlanmış gibi heyecan içindeymiş. Gün boyunca okuduğu kitapta anlatılan adayı düşünüyormuş bir taraftan… Arkadaşlarına el sallayarak tek başına ilerlemiş göle doğru. Fazla açılmadan, herkesin göreceği yerde oyalanıyormuş. El sallamış bir kere daha. Kimse katılmamış ona, sanki görmüyor gibilermiş. Heyecanlı gençler yaşlarına uygun, az ötedeki kayalıklardan atlıyorlarmış göle. Kadınlar sofrayı toparlıyor akşamüzeri için hazırlık yapıyorlarmış. Erkekler ise kendi keyfindelermiş. Uyuyanlar, oynayanlar, yiyenler, içenler arasında bir tek o girmiş suya. Kıyıya birkaç metre mesafede sakin sakin kulaç atıyormuş. Yüzebilmenin verdiği cesareti yaşadığı sırada, ürpermeye başlamış nedensiz. Tedirgin olmuş birden, gölün sessizliğinden. Tam ensesinde soluyormuş adeta göl. Son bir tur atmak için kendini bırakmış suya. Birkaç kulaç art arda, bu kez her zamankinden daha fazla yüzmek istemiş, nedensiz. Sanki ömründe son defa yüzüyormuşçasına çıkmak istememiş… Sarılmış göle delikanlı. Çıkmamış sudan, çıkmak istememiş. Öyle güzel gelmiş suyun sıcaklığı, yumuşaklığı. Bir kere daha bırakmış kendini suya, art arda birkaç kulaç daha… Yeterince ilerlediğine kanaat getirip, doğrulmak istemiş artık. Kıyıdan birkaç adım uzaklıkta olsa da, dibe değmemiş ayağı. Gözünü açtığında suyun karanlığından ürkmüş birden. Günün bu saatinde tuhaf gelmiş, suyun koyuluğu. Usul usul doğrulmuş suda. Kıyıya bu kadar yakınken dibi görememekten ürkerek, zemini hissetmek istemiş. Değmemiş ayakları bir türlü! Birden sanki birisi dibe çeker gibi hissetmiş. Elini kaldırmış son anda! Gören olmamış. Köpürmüş su. Eli havada bir iki çırpınmış. Bir iki kere daha çırpınmışsa da, su yutmaya başlamış. Tutunacak bir yer arar gibi sağa sola uzatmış ellerini. Etrafta gezdirmiş bakışlarını… Yüzeye bir kol mesafesindeymiş meğer. Karanlık suyun içinden, güneşi görmüş adam. Çekmiş elini usulca. Hayran kalmış suyun gökle buluştuğu yerin rengine. Birden aşağısının karanlığı kalkmış ortadan. Ellerini aşağıya bırakıvermiş usulca. Her şey aydınlanmış masmavi. Bir tüy gibi süzülüyormuş suyun içinde…

Aynı anda iki bileğine asılmışlar. Sol bileğinden tutan adam çıkarmış onu sudan. Sağ bileğinden kimin tuttuğunu anlayamamış. İyi misin diye sormuş onu kurtaran. Gülmüş az önce boğulmak üzere olan… ‘Suyun rengini gördün mü,’ demiş usulca. Anlamamış onu kurtaran. Son anda yetişmiş olmanın korkusu varmış adamda. Bir iki soluklandıktan sonra, kıyıya gitmişler… Diğerlerinin yanına varmışlar sessizce. Kimse haberdar değilmiş olanlardan. Aklı hep gölde ve daha önce görmediği renkte olsa da bir daha suya girmemiş delikanlı.

Kitabı gelmiş aklına. Bıraktığı yerde bulamamış. Birisi almıştır, nasıl olsa ortaya çıkar diye üstelememiş. Sonra, bütün gün gölü seyreden büyük babasının yanına gitmiş. Birbiri ardına sigara içip, sessizce otururmuş ihtiyar. Adaya her geldiklerinde… Konuşmadan dakikalarca göle bakmışlar yan yana. Sonra ihtiyar adam dakikalar süren bir yavaşlıkta delikanlıya dönüp ‘gördün değil mi deniz kızlarını,’ diye sormuş. Delikanlı tam tuhaf bir mavilikten söz edecekken, ‘o güzel mavi, onların rengidir aslında,’ demiş ihtiyar. Sesi ağlamaklı gibiymiş, yavaşça devam etmiş… ‘Adanın diyetidir bu. Her sene birini alır koynuna. Ne eksik, ne fazla! Bu kez seni seçmişlerdi, ama kurtardılar. Benim gibi…’ demiş ihtiyar.

O günden sonra bir daha adaya gitmemiş delikanlı. Kitabı da asla bulamamış. Bir daha da mutlu olamamış. Ne denizin o günkü rengi, ne büyük babasının söylediği denizkızları çıkmış aklından. ”

Adamın hikâyesi bittikten sonra, aynı anda doğruldular. Sanki birbirlerine işaret verir gibi… Adam bir sigara daha yaktı. Birbirlerine tek kelime etmeden, kaldıkları odaya çıktılar. Adamın yüzüne bile bakmadan, tuhaf düşünceler içinde eşyalarını topladı kadın. Adam ne yaptığını anlamaya çalışarak kadına baktı uzun uzun. Tek kelime etmediler sonra. Yalnız bütün her şeyi topladıktan sonra, “çoktan ölmüş bir insanla bir hayat yaşayamam ben,” diyerek gitti kadın! Yüzüne bile bakmadan adamın.

Çağlayan Çevik

* * *

Pera Müzesi Blog’un, Nickolas Muray sergisi kapsamında Resimli Hayat Ansiklopedisi blogunun yazarı Çağlayan Çevik işbirliğiyle başlattığı yazı serisi devam ediyor!

Hani Dünya Çekilmezdi: Fotoğrafın Kurmacası adlı seride Çevik, Muray’ın çarpıcı fotoğraflarından yola çıkarak fotoğraftaki insanların dünyasını birer kurmaca öykü ile anlatıyor. Hani Dünya Çekilmezdi yazı serisinin farklı ve özgün hikâyeleri sergi süresince devam edecek.

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir