Venedikli Afet Hatun’un Efsunlu Hikayesi

1

Geçtiğimiz hafta “Çarlardan Yıldızlara: Fantastik Rus Sineması” film programı kapsamında Pera Film ve Pera Eğitim olarak “İnteraktif Fantastik Kurgu Atölyesi”ni düzenledik. Fantazya ve Bilim Kurgu Sanatları Derneği’nin işbirliğiyle ve Hamit Çağlar Özdağ moderatörlüğünde gerçekleşen etkinlikte tüm katılımcılar ile birlikte “Kesişen Dünyalar: Elçiler ve Ressamlar” koleksiyon sergimizden ilhamla bir fantastik kurgu oluşturduk. Üç saat süren atölyede bir roman uzunluğunda kurgu malzemesi ortaya çıktı. Kırtıpil dergisi ekibi, atölyede ortaya çıkan keyifli kurgudan ilhamla bizler için bir kısa hikaye oluşturdu. Katılımcılara ve Hamit Çağlar Özdağ’a tekrar teşekkür eder, varsa sizlerin de atölyeden ilham alan kurgularınızı bekleriz!

1

Çocukları öldürdükten sonra evden çıktı. Adımlarını, kalbinin atışlarına uydurmaya çalışarak Yeni Camii külliyesine doğru ara yollardan yürümeye başladı. Kendisini görenlerin ağızlarından belli belirsiz dökülen “gâvur”, dul”, “üç çocuk” ve “vah vah”ları işitiyordu, fakat aklında kimin dedikodularının parçası olduğu değil, çocukların cesedinin bulunma ihtimali vardı. Taze işlenmiş bir cinayetin getirdiği tuhaf tedirginlik bir yana, “Gâvur Afet” kendini ilk kez özgür hissediyordu.

Osmanlı topraklarının tacı olan Konstantiniyye’ye ilk kez babası Francesco Gritti’nin elçilik görevi sebebiyle gelmiş, sonrasında babasının ne idüğü belirsiz bir sebep yüzünden öldürülmesiyle padişahın emri ve Kozbekçi Yusuf Efendi’nin aracılık etmesiyle bir Paşa’nın karısı olmuştu. Tasması durmadan el değiştirmişti. Paşa Hazretleri bir hafta önce nihayet ölüp Gâvur Afet’i üç küçük kızıyla dul bırakınca, Afet Hatun’un intikamıyla önünde tek engel olarak çocukları kalmıştı. Düşünmedi. Umursamadı. Belki çocukları da hiç sahiplenmemişti. Dicle Kadın’a gitti, ondan özel bir zehir istedi.

“Benim beyin yedisinde, herkes helva yiyecek,” dedi, “ama ben yalnızca çocuklar ölsün istiyorum.”

Dicle Kadın, sorgulamadan yardımcı olacağını söyledi. İksir birkaç saatte tamamlanmıştı.

“Bunu kat helvaya, vallahi de billahi de çocuklarından başkasını zehirlemeyecek bu iksir.”

Nihayet helva merasimi bittikten sonra Gâvur Afet çocukların oturduğu arka odaya geçti. Küçük kızlar birbirlerine yaslanmış, uykuyla uyanıklık arasında bir yerde gibi görünüyorlardı. Yere biraz helva dökülmüştü. Onları bu huzurlu halde rahatsız etmemek istercesine, parmak uçlarında ilerleyerek yanlarına geldi. Sağ elini kaldırdı, işaret parmağıyla en küçük kızını hafifçe ittirdi ve kızlar, domino taşları gibi oldukları yere devrildi. Gâvur Afet’in kalbinde acıma, üzüntü ya da nefret yoktu. Kesif bir intikam hissi vardı yalnızca.

Gâvur Afet, konaktan koşar adım çıkarken çocuklarının cesetlerini aklından uzaklaştırmaya çalışıyordu. Yeni Camii Külliyesi’nin altındaki mahzenlere girip de gözden kaybolurken takip edildiğini fark etti, yine de hızlandırmadı adımlarını. Cinlerin, katillerin ve büyücülerin kol gezdiği mahzende görüşmeye geldiği mavi cübbeli büyücüye ulaştığında ise arkasından gelenin de –artık her kimse– sesi soluğunun kesildiğini fark etti.

“Kozbekçi Hadım Yusuf’u indirecekmişsin, öyle mi?” diye sordu büyücü densiz densiz. Kozbekçi’den bahsederken ismin sonuna “Efendi” eklemeyi gereksiz bulmuştu anlaşılan. “Dicle Kadın bahsetti biraz niyetinden. Velakin öyle kolay altından kalkamazsın bu işin. Köpoğlu çok güçlü.”

Gâvur Afet, içinden Dicle Kadın’a teşekkür üstüne teşekkür sıralıyordu. Büyücünün her şeyden haberi vardı, tek kelime bile konuşması gerekmemişti.

“Bende bir büyü var, istersen sana teslim edeyim. Lakin söylüyorum, bu büyü Kozbekçi’de işler mi, bilmiyorum. Söz veremem.”

Büyücü, elini cüppesinin içine götürdü. Gâvur Afet, gözlerini ayırmadan onun hareketlerini takip ediyordu. Beklenmedik bir anda belli belirsiz bir gürültü oldu; çamurlu yeraltı dehlizinin yankılarına Konstantiniyye’nin en azılı yeniçeri ağalarından İsmail Ağa’nın narası karışmıştı. İsmail Ağa büyücüyü kolundan kavradı. Gâvur Afet, arbededen sıyrılarak kaçmaya başladı. Arkasına baktığında büyücünün uğursuz büyüler fısıldadığını gördü, ancak bunlar İsmail Ağa’yı etkilemiyor gibi görünüyordu. İsmail Ağa yalnızca sırıttı, büyücünün mavi cübbesini bırakarak geri çekildi. O anda büyücü alev aldı ve çığlıklar içinde yanmaya başladı. Dehlizlerde oraya ait olmayan bir gücün varlığını yeni fark eden diğer büyücü ve cinler korkuyla kaçışmaya başlamıştı.

Ortalığın dağıldığını görünce baskına gelen diğer yeniçeriler de çekinerek İsmail Ağa’nın yanında toplandılar. Kendisini korkuyla izleyen gözlerin arasında İsmail Ağa, onlara sordu:

“Paşa Efendi’nin hanımı değil miydi o kaçan kadın? Afet Hatun; Gâvur Afet de diyorlardı galiba.”

“Oydu herhalde ağam. Tam göremedik.”

“Kocası hakkın rahmetine yeni kavuşmuş, hemen büyücülere mi bulaştı bu hatun? İşin aslı ne ola ki?”

Merakla onun kararını bekleyen yeniçerilere hitaben, “Siz burayı temizleyin, benim bir meşguliyetim olacak,” diye buyurdu İsmail Ağa, sonra da dehlizden çıkarak Gâvur Afet’in Pera’daki konağına doğru yola koyuldu.

Koca konakta kimse yoktu. Tüm ev tekinsiz bir huzura gömülmüştü. Bahçenin hemen ortasında görkemli bir incir ağacı yükseliyordu. İsmail Ağa, ağaca doğru ilerledi; yaprakların sallanışı, iç içe geçmiş dallar ve bir mezar taşını andıran gövde, onda açıklaması zor bir tedirginlik uyandırmıştı. Elini ağacın gövdesine doğru uzatır uzatmaz ensesinde ani bir ürperti hissedip bir hışımla arkasını döndü. İnsana ayın on dördünü anımsatacak kadar ürpertici beyazlıklarıyla üç kız çocuğu kendisine doğru koşuyordu. Yeniçeri ağası, daha “Büyü bu!” diye düşünecek zaman bile bulamadan, çocuklar onun üstüne çıkmış, keskin dişleriyle onu ısırmaya çalışıyordu. Güç bela bir hamleyle kendini sıyırmayı başardı. Bir yandan da yapılan büyünün cinsini, bu büyüye karşı nasıl bir müdafaa yolu bulunabileceğini kavramaya uğraşıyordu. Sırtında taşıdığı meşhur kılıcını çıkarıp birinin kafasını vurdu; bunun etki etmeyeceğini biliyordu, fakat zaman kazanmaya ihtiyacı vardı. Kafasız kız çocuğu, İsmail Ağa’nın bacaklarına yapıştı, diğer ikisi de yine bir hamleyle onun üstüne atıldı. Tam o anda, ilahi bir ilhamla, İsmail Ağa belli belirsiz bir cümle mırıldandı; bunu o kadar sakince yapmıştı ki dışarıdan bakan biri İsmail Ağa’nın yakın bir ahbabıyla hoşbeş ettiğini sanabilirdi. Kız çocuklarının cesetleri yeniçeri ağasının güçlü büyüsü karşısında oldukları yerde eriyip toprağa akmaya başladı; geriye yalnızca büyünün yapış yapış izi kalmıştı.

Çok geçmeden İsmail Ağa kendine geldi. Kızlar Afet Hatun ile Paşa’nın kızları olmalıydı. Fakat işin içinde neden büyü olduğunu anlayamıyordu. Paşa’nın ömrü boyunca büyüyle işi olmamıştı, İsmail Ağa bunu biliyordu. Gâvur Afet hakkında da büyüyle uğraştığına dair kendisine bir malumat gelmemişti.

İsmail Ağa cesetlerden arta kalan sıvıya tekrar göz attı. Çocukların yok olması, ancak en başta büyüyle var edildikleri anlamına gelebilirdi. İsmail Ağa, çocukların, bu büyünün farkında olmayan biri tarafından öldürüldüğü sonucuna vardı. Öte yandan bunun ileri düzey bir büyü olduğu da aşikârdı; böyle bir büyüyü yapabilecek kadar güçlü bir büyücü de koca Osmanlı’da bir elin parmaklarını geçemezdi. Öte yandan Afet Hatun Kozbekçi’yi öldürmeyi neden istiyor olabilirdi? Yer altı dehlizinde mavi cübbeli büyücü, yakalanmak üzereyken tam da bundan bahsediyordu; Kozbekçi’yi öldürebilecek bir iksirden. Gâvur Afet’in Kozbekçi’nin tekiyle ne işi olabilirdi ki?

İsmail Ağa’nın kafasında bir şimşek çaktı. Konaktan çıktığı gibi Gâvur Afet’i bulmaya gitti.

“Niye bana gelmediniz?” diye sordu İsmail Ağa. “Kozbekçi’nin neler yaptığını anlatsaydınız dinlerdim.”

“Kimse dinlemezdi. Allah aşkına, sarayda padişahın gözünün önünde bu kadar güçlü bir büyücünün olduğuna nasıl inandırabilirdim sizi?”

“Paşa kısırdı, öyle mi? Çocukların gerçek babası Kozbekçi’ydi demek.”

“Tecavüzle baba olunabilirse,” dedi Afet Hatun öfkeli bir tıslamayla. Kısa bir sessizlik oldu.

“Demek çocuklar o yüzden ölmedi,” dedi sonra İsmail Ağa. “Kozbekçi aslen hadımdı. Çocuklar ancak büyüyle yaratılmış olabilirdi. Siz de çocukları öldürmeye teşebbüs ederek büyüyü ortaya çıkarmayı amaçladınız. Dehlizlere baskın yapacağımızı da biliyordunuz. Tüm bu zaman boyunca Kozbekçi’nin kuyusunu kazıyordunuz. Her şeyi bizi ona götürecek ip uçlarını kurmak için yaptınız.”

Gâvur Afet, bilmiş bir edayla göz süzdü; İsmail Ağa bu bakışta, Afet ismiyle müsemma bir kendine güven gördü. Ne olursa olsun, çocuklarını öldürmüştü; artık Osmanlı topraklarında huzurlu bir yaşam sürmesi mümkün değildi. Ertesi günün sabahında İtalya’ya giden kaçak bir gemide olacaktı.

İsmail Ağa’nın yarı ölü çocuklarla yaşadığı mücadeleden iki gün sonra her şey ortaya çıkarılmıştı. Padişah Kozbekçi’nin idamına karar vermişti. Kozbekçi’nin idamı bu efsunlu topraklara ve büyücüler diyarına yaraşır bir şekilde gerçekleşmişti. Karanlık büyücünün boğazı, padişahın kılıcından çıkan simsiyah bir gölgenin tek bir hamlesiyle vücudundan ayrıldı, çığlığının ürpertici yankısı ise kalabalıkta uzun süre duyulmaya devam etti.

Atölye esnasında çekilen fotoğrafları da sizinle paylaşmak istedik!

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir