Gece Yarısı Korku Hikayeleri:
Polen, Fotosentez & Rock’n Roll

Trees
14 November 1984
Oil on Arches vellum pasted on prepared canvas
75.4 x 105.7 cm.
FNAC 350308
Centre national des arts plastiques

gy1

Pera Müzesi Blog, Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği (FABİSAD) iş birliğiyle, “Gece Yarısı Korku Hikayeleri” isimli yeni ve tüyler ürpertici bir hikaye dizisi sunuyor. FABİSAD üyesi yazarların Pera Müzesi’nin Mario Prassinos: Bir Sanatçının İzinde, İstanbul-Paris-İstanbul sergisindeki eserlerden ilhamla yazdıkları korku hikayeleri sergi boyunca yayınlanacak. Gece yarısı tam 00:00’da yayınlanan serinin üçüncü hikayesi “Polen, Fotosentez & Rock’n Roll”, Murat Başekim‘e ait!

Rüzgarlı karanlık koruda siluet bana uzaktan el sallıyor.

Loş gecede çağırıyor. Beni. Beni istiyor. İşitiyorum fısıltısını. Parfümünü.Tatlı tükürüğünü. Siluet sallanıyor. Çağırıyor. Ona gitmeliyim.O kadar uzakta değil. İşitiyorum. Aşk bu. Eminim.

Burada yalnız değiliz ama. Diğerleri de var. Başka siluetler. Bizi baş başa bırakmıyorlar. Mahremiyetimize saygıları yok. Kendilerini ona göstermeye çalışıyorlar. Diğerleri. Ama O istemez. Onca ‘Diğer’ arasında beni seçti. Beni arzuluyor. Eş olarak beni istiyor. Ama yalnız değiliz. Etrafımıza üşüşmüşler. Bizi yalnız bırakmıyorlar. Kalabalığız. Onunla aramda başkaları var. Siluetler. İnce gölgeler. Bazen onu görmeme engel oluyorlar. Onu işitmeyeyim diye fısıldıyorlar. Fısır fısır konuşuyorlar. Bizi fısıldıyorlar. Ama aramıza giremezler. Bu dünyada sadece O ve ben varız.

O da beni fark etti. Rüzgarda hissediyorum bunu. Kokusu değişti. Koyu bir koku var artık havada. Parfümlendi. Aşka hazır. Benim için parfümlendi.

Öyle güzel ki. İncecik bir kız. Aynı yaştayız. Ama o çok daha taze. Güneşte pırıldıyor. Dalgalanan saçlarının ötesinde görüyorum zarif kollarını. Rüzgarın müziği ile fısıldayarak kollarını kaldırıyor. Bir güneye, bir batıya doğru rüzgarı selamlıyor. Bir dans bu. Ormanda bale.

Yeşil saçlarının arasında incecik dal parmakları geziniyor. Benim baktığımı bildiği için saçlarını her an düzeltiyor. Sadece hoşlanan kadınlar yapar bunu. Tarıyor. İnce ağaç parmaklarında beyaz iri pırlantalar gibi bahar tomurcukları. Güneşte ışıl ışıl açılan, güzel kokularla zarifçe patlayan mücevherler. Kollarında çiçek bilezikler. Boynunda sarı günışığından bir altın gerdanlık. Narin kökleri toprakta; incecik bacaklarını kuma gömmüş, güneşlenen zarif bir genç kız. Taze gövdesi hayat sıvısıyla dolu, tatlı yapraklarında özsuları. Parfümü Haziran. Nefesi papatya.

Ağaçlar 14 Kasım 1984 Hazır tuvale yapıştırılmış Arches parşömen kâğıdı üzerine yağlıboya 75,4 x 105,7 cm. FNAC 350308 Centre national des arts plastiques

Ağaçlar
14 Kasım 1984
Hazır tuvale yapıştırılmış Arches parşömen kâğıdı üzerine yağlıboya
75,4 x 105,7 cm.
FNAC 350308
Centre national des arts plastiques

O da bana karşı kovuk değil, biliyorum. Güney rüzgarında tatlı tatlı salınıp, ufukların müziğine uygun olarak sallanırken, dönenceleri selamlarken, yüzünü bana doğru çevirdi. Uzaktan sevdiğini selamlayan bir genç kız gibi, incecik kollarının ucundan, bana doğru yapraklarının yeşil mendilini salladı. Selamladı beni. Belki de el sallamıyor da boğuluyordu hatta. Yalnızdı. Kurtarılmak istiyordu. Gölgeli, ıssız bir korunun ortasındaydık ve bu incecik, yeşil güzel ağaç bana sığınıyordu ve bana diyordu ki: “Seni fark ettim. Sana doğru yanaşmak istiyorum. Senin korumana girmek istiyorum. Madem ki bu bir ‘KORU’ o halde sen de beni korumalısın. Senden başka bir ağaç tarafından tohumlanmak istemiyorum… Senden tomurcuğum olsun istiyorum…”

Evet.

Evet bu idi dediği. Eminim buna.

Böylece ben de ona doğru döndüm. Uzayın kapkara korusunda yavaşça dönüp duran şu kaya parçasına saplanmıştı köklerimiz ama. Enlem ve boylamların dikenli telleri arasına hapsolmuş, filizlendiğimiz beşiğimiz ile saplandığımız mezarımız aynı yerde olan ağaçlardık biz.Altımızda dönüp duran, döndükçe sadece köklerimizi değil, başımızı da döndüren, bizi birbirimize baktıran, ‘Dünya’ adlı bu yuvarlak çamurlu kaya kadar yavaş hareket edebiliyorduk evren denen bu boşlukta. Biz ağaçların laneti de bu işte. Memelilerin –o rüzgar soluyan et-yapraklıların— hızına sahip değiliz. Birbirlerinin etini çiğnedikleri hızda hareket edebilir onlar. Biz ise güneşi soğurduğumuz hızla hareket edebiliriz ancak. Hareket hızımız, beslenme hızımıza denk hepimizin. Ama biz ağaçların sabrı da gövdelerimiz kadar engin. Köklerimiz kadar derin. Onlarca yıl bekleyebiliriz birbirimize kavuşmak için. Yüz yıl sonraki gerdek gecesini bu geceden beklemeye koyulabiliriz sabırla.

Böylece ben de bekledim. Sevdiğim kıza yönelebilmek için, ona kendimi açmak için on yıllar ayırdım. Mevsimler. Bir zamanlar atalarımın sırtına tırmanıp muz yiyen maymunlar şimdi, biz genç ağaçların çağında toprağa inmişti. Kendi mağaralarını kendileri inşa ediyorlardı artık. Onların nesilleri gelip geçti etrafımdan. Koruya giriyorlardı bazen. Cesaret edebilenler.

Böylece mevsimler geçti. Dönenceler aştık. Gökte savrulan büyük, ışıklı kayalar yer değiştirip durdu. Özsularımızı etkiledi çekimleri. İçimizde sıvılar göğe doğru kabardı, taştı ve çekildi. Zaman filizlendi.

Islak toprağın altından şafak şafak, gün be gün, köklerimi gönderdim ona. Eskisi kadar yakışıklı değildim ama. Zaman ısırmıştı beni. Yağmurlarla, rüzgarlarla yontulup çentilmişti kabuğum, yüzüm yıpranmıştı, çehrem yaralanmıştı. Yaralarım vardı yüzümde. Farklı farklı etten maymunumsular gelip sırtıma tuhaf izler kazımıştı. Ağaç bilgeliğime rağmen anlayamamıştım bu gizemli arkaik işaretleri. Maymunların garip ayinlerine dair sihir alametleri olmalıydı sırtıma kazıdıkları bu nice mistik motif:

“ALEMİN KIRALI”

“METALİKA”

“ROCK’N ROLL”

*

Etlerin kültürleri beni büyüler hep. Onlarca yıldır onları dinlerim. Öğrenebileceğimi öğrenmeye çalışırım. Müziklerini, yaşamlarını. Ama o gün onları anlamaya çalışmayı bıraktım. Önemli değildi o gün onlar. Mutluydum ben. Onlarca mevsim sonra sevdiğime uzanmıştım. Beni sevecekti kuşkusuz. Genç, güçlü bir ağaç idim. Beni sevmeyip de kimi sevecekti bu kız? Kim bilir kaç et ömrü sonra, nihayet yanaştım sevdiğim kıza. Ona açılmaya hazırdım artık.

Böylece bir gün ona yaklaştım.

Böylece bir gün ona açıldım.

Dallarımı uzattım. Ona doğru çiçekler açtım. Nefis buketler sunuyorum ona ellerimde. Masanın altından ayaklarıyla oynaşan aşıklar gibi, toprağın altından köklerimle köklerine dokundum. Ona açıldım. Yapraklarımın arasından ona doğru fısıldadım. Aşk mesajlarımı rüzgarla fısıldadım kulağına. Serçeleri elçi yapıp gönderdim ona. Kulağına taşıyıverdiler aşk fısıltılarımı.

“Seni polenlemek istiyorum,” dedim ona.

“Çok güzelsin. Taze ve hayat sıvısıyla dolusun. Rüzgara kollarını açarak dans eden zarif yeşil bir balerin gibisin Eylül yağmurlarında. Seni seviyorum. Benden çiçeklerin açsın istiyorum. Tomurcuklarının babası olmak istiyorum. Seni polenlemek istiyorum. Çiçeklerini tozlamak istiyorum. Seninle sıcak yaz öğlenlerinde fotosentez yapmak istiyorum. Güneşin turunç kokteylini birlikte yudumlayarak güneşlenelim istiyorum. Takımyıldızları izlerken,gök çanağında tınlayan Batı yelinin müziğinde seninle sallanalım ve ömrümüz bitince de aynı anda devrilip yuvarlanalım. Birlikte sallanıp, yuvarlanalım hayat denen bu rock’n roll şarkısında.”

Cevabını bekliyorum heyecandan ve rüzgardan yavaşça sallanarak. Tebessüm ederek.

Birden yüzünü diğer tarafa çeviriyor. Köklerini benden uzaklaştırıyor.

*

Onu kaybettim. Neden böyle oldu? Nerede hata yaptım? Ona fiberlerimi açmaktan başka bir şey yapmadım. En derin, en hassas liflerimi paylaştım. Bu yanlış mı idi? Kızlara böyle yaklaşılmaz mı?

Rock’n Roll’u mu anlamadı? Ama onu ilk gördüğümde rüzgarın müziği ile dans etmiyor muydu?  Etlerin kültürüne, müziklerine fazla maruz kaldım diye mi beni tersliyor? Niye beni anlamıyor?

Yoksa başkasından mı hoşlanıyor? Onu kıskandırmak için mi bana el sallamıştı? Sırtıma tuhaf motifler kazıyan o maymunlardan biri bir seferinde şöyle demişti diğerine:

“Kızlar maymun gibidir, tutunacak diğer dalı gördüğü an, yakınındaki dalı bırakır.”

Mesele bu mu? Ben tüm dallarımı uzatmıştım ona. Çiçekler sunmuştum. Hiçbirini almadı.

*

Fiyaskom çabucak yayılıyor etrafa.

Meyve veren ağaç taşlanır. Koruya rezil oluyorum. Koruya komşuya rezil oluyorum. Hiçbiri beni korumuyor. Bunun üzerine yeni bir istikamet seçiyorum kendime. Yüzümü kızdan uzağa çeviriyorum. Cool ağaç oluyorum. Serin ve soğuk davranıyorum. Hem havada serinledi zaten.

Gerçekten serin ve soğuk oluyor dünya. Önce kendimden sanıyorum. Ama meğer güz gelmiş. Rüzgar acılaştı. Üfleyip elimdeki son çiçekleri de saçıveriyor. Kış yaklaşıyor. Ben kederden yapraklarımı çoktan döktüğüm için mevsimlerin döngüsünü kaçırmışım.

Sessiz, karanlık bir kış geçiyor koruda. Hiçbir ağaç birbiriyle konuşmuyor. Loş kış ikindilerinde, gövdelerimizin arasında dolaşan sincapları seyrediyoruz. Sessizce. Ara sıra gizlice ona bakıyorum. Omuzlarında kumru yuvaları var. Korudaki en hayat dolu, en yumuşak ağacın o olduğunu bildikleri için yuvalarını onun boynuna kuruyor serçeler. Tüm kış, ıssız koruda cıvıldıyorlar. Onu unutmamı imkansız hale getiriyorlar. Kuşlar ve kelebekler onu seviyor. Onu süslüyor. Kış bile yakışıyor bu kıza. Bir gelinlik gibi giyiyor kışı o güzel ağaç.Bir kutup düğününde kristal kar tanelerinden örülmüş duvağını örtünüyor. Ona hala aşığım.

Acaba yılmamalı mıyım? Belki de beni sınıyordur. Köklerimin ne kadar derine gittiğini. Ayaklarımın yere ne kadar sağlam bastığını. Tomurcuklarının polenleyicisi olmayı hak edecek kadar sağlam yapılı olup olmadığımı. Çiçeklerine güçlü, olgun, sorumluluk sahibi bir tozlayıcı olup olmadığımı? Birlikte fotosentez yapmayı hak edecek kadar diri, güçlü bir ağaç olup olmadığımı.

Yeniden umutlanıyorum.

Baharı bekleyeceğim. Ona değiştiğimi, güçlü ve olgun bir ağaç olduğumu ispatlayacağım. Yuva kurmaya hazır, kökleri yere sağlam basan bir koca olacağımı. Ve sonra kök köke tutuşup onu polenlemek için izin isteyeceğim, kulağına Nisan rüzgarlarıyla fısıldayarak.

*

Bahar geldiğinde benim için kışların en soğuğu kadar ürpertici oluyor ama.

Daha Mayıs’tayız, oysa tüm yapraklarım dökülüyor üzüntüden.Artık tek başımayım koruda. Karşılıksız ağaç. Platonik ağaç.

O bir sevgili buldu. Yakındaki genç, iri kıyım, hödük ağaçlardan biri. Kalın kollarını kabaca açmış, ekşi kokulu, gacır gucur ötüp duran, gösterişçi bir odun. Tam bir kereste.

Onlara dikkat etmemeye çalışıyorum. Ama imkansız. Nisan’ın yeşil loşluğunda koruda aşklarını yaşıyorlar pervasızca. İşitmemeye çalışıyorum ama genç kereste gacırdata gacırdata polenliyor onu. Çiçek tozları fışkırıyor havaya. Ve o… benim sevdiğim varlık, çiçeklerini açıp bekliyor tozları. Polenlenmeyi. Mutlu aşıklar onlar şimdi. Zevk parfümleri havaya saçılıyor. Koklamak zorunda kalıyorum. Solumak zorunda kalıyorum. Soluyorum. Soluyorum…

Soluyorum.

Yapraklarım soluyor. Kollarım kuruyup çarpılıyor. Nisan yağmurları her sene olduğu gibi beni diriltmiyor artık. Çünkü onları görüyorum yağmurlarda. Hemen yanımdalar. Polenlenme sonrası birlikte gülerek duş alan iki sevgili. Yağmurda şarkı söylemek. Yaptıkları bu.

Bense oracıkta büzülüyorum. Çarpılıyorum.

Çürüyorum.

Bağrımda siyah böcekler peydahlanıyor. Onun gövdesinde yeni mevsim ile yeni hayatlar tomurcuklanırken, ben küf tomurcukları açıyorum gövdemde. Onun beyaz pırlantaları, benimse çürük kokulu mantarlarım var. Böcekler yayılıyor gövdeme. Haset ve kin böcekleri. Kıskançlık çıyanları.

Korudaki diğer ağaçlar bana şaşkınlıkla bakarken ben büzülüp çarpılıyorum iyice. Hayat suları çoktan kurumuş, özuyu acılaşmış, aside dönmüş, içini tırtıllar kemiren, kalbi örümceklenip ağ bağlamış, küflü, yosunlu, mantarlı, gövdesi gediklerle delinmiş bir iblis-ağaca dönüşüyorum. Parfümüm ölüm.

Yakınımda koşturan bir sincaba dallarımdan birini saplıyorum bir gece. Tamamen kaza tabii. Tamamen tesadüf. Sincabın kendi kızıl özsuyu akıp gidiyor. Kollarımda bir süre seğirip kıvranıyor. Sonra hareketsizce yığılıyor. Saplı kalıyor. Gölgemde ateşler yakan maymunların şişlere geçirip çiğnediği etler gibi.

Ben de etobur olmaya karar veriyorum. Birkaç hafta boyunca kolumu yavaşça büküyorum. Sabırla. Kararıp çürümüş sincap leşinin sivri parmaklarımdan kayıp gitmesine izin veriyorum. Kırçıllı, katılaşmış ölü sincap toprağa düşüyor. Ayaklarımın hemen dibine. Günler bir battaniye gibi toz ve toprakla örtüyor üzerini. Yavaşça ayağımın altına alıyorum ölü sincabı. Üzerini örtüyorum soğuk toprak battaniye ile. Artık ayaklarımın dibinde

Kararmış soğuk cesedi sarıyorum köklerimle. Onun da kararmış, zengin ve çürük siyah ölü suyunu emiyorum kendime özsu olarak. Sallandı ve yuvarlandı sincap, hayat denen bu berbat rock’n roll şarkısında. Sallandı ve sonra ayaklarımın dibine doğru yuvarlandı. Artık onunla besleniyorum. Sevdiğim ağaç ile güneşli yazlarda fotosentez yapıp güneş kokteylimizi yudumlamak yerine ölü etlerden beslenen bir hortlak ağacım artık ben. Fotosentez değil, Nekrosentez bu.

Bu bana bir fikir veriyor. Kinli termitler kaynaşıyor kararmış gövdemde. Kan davası haline getiriyorum tüm bunları, Kan Davası… Hayır Özsu Davası. İntikamımı alacağım.

Böylece bir kez daha köklerimi uzatıyorum. Genç aşıklara doğru. Korkuyorlar benden. Koru karanlık. “Madem burası ‘Koru’, o halde kendinizi koruyun” diyorum çatırdayarak. . İçim çürük, dışım ölü.

Köklerimle sarıyorum genç aşıkları. Yavaş yavaş. Sabırla. Mevsimde bir karış. Her dolunayda bir milim. Yerden yükselen bir ağaçtan ahtapot gibi. Sincaplar ve tarla farelerinin leşleri ile beslediğim kara küflü köklerimi düğümlüyorum etraflarında. Boğuyorum onları. Sarıp sarmalıyorum. Boğucu Ağaç diye isim takacaklar sonradan bana. Kollarımı ise sevdiğime doğru uzatıyorum. Zarif omuzlarına bir broş gibi ilişmiş kumru yuvasını deşip parçalıyorum dallarımla. Parmaklarımda et yüzükler var şimdi ölü kumrulardan oluşan. Yuvaları dağıtıyorum… Hayvanların ve Ağaçların yuvalarını dağıtıyorum.Kara yosun salyalı kollarımda örümcekler, çıyanlarla zehirli bir kadavra ağacım ben.

Boğuyorum onları. Küf ve çürüme ile düğümlüyorum koruyu. Ben çürüyorsam onlar da çürüyecek. Karartıyorum. Gölgeler ve kurumuş ağaçlar kalıyor geriye. Ölü hayvanlar. Ölü ağaçlar.Geride ben.

Mevsimler geçiyor. Koru hala ölü. Tüm bunların cezası olacak elbet. Bir gün o da geliyor. Kalbimdeki nefret ile taşlaşıyorum ben de ucuz masallardaki gibi. Ama çürüyen ağaçların sonu hep bu olur zaten.

Bu karanlık botanik balenin sonuna geldim bu gece. Yavaşça sallanıyorum. Çatırdıyor, yıkılıyorum. Sallanıyorum ve yuvarlanıyorum.

Yazan: Murat Başekim

Mario Prassinos, Bir Sanatçının İzinde: İstanbul-Paris-İstanbul” sergisi 14 Ağustos’a kadar Pera Müzesi’nde ziyaret edilebilir.

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir