#MisafirYazılar:
Veri Girişi: Sevgi ve Korku Üzerine

Bilgisayarları beni kızdıran, güldüren dostlarım gibi görüyorum. Bu yüzden Behar’ın koca bir salonda dans ederek temizlik yapan robotlarını görünce, hem ıssız bir odada yalnız kaldıklarını görüp üzüldüm, hem de neşeyle dans etmelerinden keyiflerinin yerine olduğunu hissedip sevindim.

20 yıldır internet tabanlı teknoloji projeleri üreten ve Türkiye’nin önde gelen dijital ajanslarından LuckyEye’ın kurucularından Burak Özcan, “Katherine Behar: Veri Girişi” sergisinden yola çıkarak anlatıyor: “Sevgi ve Korku Üzerine”!

Sln_KB_012

Sayısal bir kopyamla ilk karşılaşmamı hatırlıyorum. Filmlerde gördüğünüz heyecanlı durumlar gözünüzün önüne gelmesin. 35 yıl önce, ilkokuldaydım. En “şanslı” bilmem kaçlık dilimdeki öğrencilerden biri olarak, gireceğim büyük sınava daha kapsamlı hazırlanabilmem için çözdüğüm kitaplar dolusu test yetmemiş, son teknoloji bir Apple II bilgisayarın karşısına oturtulmuştum. O gün, hayatımda ilk defa bir bilgisayarın tuşlarına, büyük bir heyecanla, ama neticede bayağı kesirleri ve havuz problemlerini çözmek için dokundum. Test çözmek bende zaten alışkanlık olmuştu, o yüzden testte zorlanmadım. Zaten farklı bir durum yaratan, kağıt yerine yeşil ekranda görünen sorular değil, testin sonrasıydı.

Son soruyu da yanıtladıktan sonra, Apple II bozuk Türkçesiyle sordu:

Testi sonuclandirmak istediginize emin misiniz? (E)vet / (H)ayir

E’ye bastım. Ekran karardı, program kapandı ve daha önce varlığını farketmediğim, farkettiysem de ne olduğunu anlamadığım hantal yazıcıdan büyük bir gürültüyle sonuçlar dökülmeye başladı. Apple II bana, testteki doğrularımı, yanlışlarımı, hangi konularda iyi, hangilerinde kötü olduğumu ve daha iyi olabilmem için çalışma önerilerini yazıp verdi. O an elime sadece bir test sonucu daha aldığımı düşünmüştüm. Şimdi görüyorum ki, ilk sayısal kopyamı o zaman oluşturmuşum. Bilgilerimin sayısallaşması, dijital olarak değerlendirilmesi ve bir kopyasının kağıda, diğer kopyasının da kocaman bir 5,25” diskete yazılarak diğer şanslı yüz öğrenci ile karşılaştırılacak bir veri paketi haline gelmesi, ilk o zamanmış. Sene, 1983.

Bir açıdan, o gün hayatımı değiştirdi. O gün ilk defa görüp dokunduğum o makinelerin karşısına oturmaya devam ettikçe, onlara aşık oldum. Onlarla test çözdüm, onlarla oyun oynadım, eğlendim. Hatta çok sonraları, yine onlar mesleğim oldu.

Ama o gün başka bir açıdan da hayatımı değiştirdi. Çocuk aklımla, hatta yakın zamana kadar bile farkında değildim: Yıllar geçtikçe, önce test çözerken, ödev yaparken, sonraları haberleşirken, şimdilerde araba kullanırken, yolda yürürken, gazete okurken ve evde TV izlerken, farkında olarak ya da olmayarak, birçok bilgisayarın tuşlarına dokunuyoruz. Her hareketimizle, benim o gün doldurduğum testin devamı gibi, seçimlerimizi, tercihlerimizi ve kimliklerimizi giderek büyüyen birer veri izi halinde arkamızda bırakıyoruz. Bizden önceki hiçbir jenerasyon böyle izlere sahip olmadı. Bizden sonra doğanlar ise, daha doğum odasında onları kaydeden kameralara ağladıkları andan itibaren, bu izi bırakmadıkları bir an yaşamadılar. Artık yaşayan her insanın küçük ya da büyük, ama mutlaka büyüyen sayısal bir kopyası var ve hepimiz bu veri yığınını arka cebimizden bir kuyruk gibi sarkıtarak ve birbirimize sardırarak dolaşıyoruz.

Katherine Behar’ın Veri Girişi sergisi bu yüzden benim için iki kez değerli. Bir yönüyle, çocukluğumdan bu yana her türlü teknolojik aleti kurcalayıp veri üretmeyi mesleğim yapacak kadar sevdim. Çocukken evime giren ilk bilgisayar 48K’lık bir Spectrum’a, onu hala odamın baş köşesinde tutacak kadar saygı duyuyorum. Bilgisayarları beni kızdıran, güldüren dostlarım gibi görüyorum. Bu yüzden Behar’ın koca bir salonda dans ederek temizlik yapan robotlarını görünce, hem ıssız bir odada yalnız kaldıklarını görüp üzüldüm, hem de neşeyle dans etmelerinden keyiflerinin yerine olduğunu hissedip sevindim. Diğer köşede felaket sonrası bir dünyada kapana kısılmış, bir yandan seri üretime devam ederken, bir yandan çaresizce yardım isteyen farelerin dramı ise, bana makinalar kadar, o makinaların ucuna takılı insanların dramını da anımsattı. Onlar için üzüldüm.

Diğer yönüyle, her ne kadar teknolojik cihazları ve cihazlarla oynamayı sevsem de, yaratılmasında katkım olan veri canavarını farkedip vicdan azabı duydum. Ofisten çıkıp sergiye gelirken bile kaç kez “veri girişi” yaptığımı düşününce…

… son emaillerimi attıktan sonra (loglandı, yedeklendi) bilgisayarımı kapayıp (loglandı) parmak izi sisteminden geçerek (kaydedildi) ofisten çıkıp güvenliğimi sağlayan kameraların önünden (kaydediliyor) ATM’ye yürüdüm, para çektim (hesaplara işlendi) metroya yürürken cep telefonumu kontrol ettim (hücre bilgisi loglandı), kredi kartıyla kartıma para yükledikten sonra (banka kayıtları güncellendi, kart kayıtları güncellendi) metroya bindim (turnike geçişi OK)

… yakın zamanda, eğer bu hızla büyütmeye devam edersek, sergideki dev klavyenin içine hapsettiğimiz sanal kimliklerimizin kontrolümüzden kurtulup tutuştuğumuz güreşte bizi tuş edebileceği aklıma geldi. Doğrusu, ürktüm biraz.

Yine de, sergi fotoğraflarını Instagram’da paylaşmadan duramadım. Atın ölümü arpadan olsun.

Yazan: Burak Özcan

DSC_0228Burak Özcan hakkında:
1973 yılında doğdu. Çocukluk yıllarını, siyah-beyaz televizyon karşısında Internet’in keşfedilmesini bekleyerek geçirdi. Arada Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Yaklaşık 20 yıldır Internet tabanlı projeler geliştirmekte ve teknolojiyi her boyutuyla çok sevmektedir.

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir