Gece Yarısı Hikayeleri
Retro Rüyalar Oteli

Sln_KB_045

Pera Müzesi Blog’un Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği (FABISAD) iş birliğiyle sunduğu “Gece Yarısı Hikayeleri”, bu kez de “Tekno-Distopya” serisiyle devam ediyor! FABİSAD üyesi yazarların Pera Müzesi’nin “Katherine Behar: Veri Girişi” sergisindeki eserlerden ilhamla yazdıkları hikayeler sergi boyunca yayınlanacak! 

Serinin üçüncü hikayesi “Retro Rüyalar Oteli” Doğu Yücel‘e ait! Pera Müzesi Blog’da “Tekno-Distopya” serisi kapsamında önümüzdeki hafta son hikaye yayınlanacak! Takipte kalın!

Bu hikaye 18 yaş ve üzeri okuyucular için uygundur.

Sln_KB_016

“Seks çarpı teknoloji eşittir gelecek.”

J.G. Ballard

1.

“Ben diğer kadınlara benzemem.” dediğimde ciddi olduğumu anladı.

“Sen ciddisin?”

“Elbette. Hep ciddiyimdir.” dedim alaycı bir tebessümle.

“Peki ne istiyorsun? Hadi söyle.”

“Dediğim gibi. Tek bir gelenek.”

“İyi de hangisi?”

“Sence?”

“Ne bileyim? Hâlâ şaşkınım.”

Benden beklemiyordu bunu. Ben de o gün o anda evlilik kararı alacağımızı beklemiyordum. Birden bire ama tamamen de günümüze uygun olup bitti her şey. Evlilik fikri aynı anda aklımızdan geçmiş, aynı anda gülümsemiş, aynı anda gözümüzü kapatıp aynı anda gözümüzü açmıştık. Bunu nanolenslerimiz tespit etmekte gecikmedi. Odadaki mikromlardan gelen “çling” sesiyle uyumumuzun teyit edildiğini duyduk, geriye sadece parmak ucumuzu Gezegen Halogenlerine okutmak kalmıştı.

Tabii ben bu mutlu anımızı “Sadece bir gelenek istiyorum.” diyerek berbat etmeseydim!

Tahminen evlenme kararımızı almanın heyecanı bu isteğimde rol oynamıştı. Ani bir mutlulukla vücudum endorfin salgılamış, beynimdeki nörotransmitterler genlerimize işlenen o eski insan geleneklerini uyandırmıştı. Fakat bu konuda Âtom’un başka bir teorisi vardı.

“Bir daha seni müzeye götürmeyeceğim!”

“Ne ilgisi var?”

“Çok ilgisi var. Müzelerdeki filmler, resimler, cihazlar falan etkiliyor seni.”

“Bana antika mı diyorsun sen?” dedim, ellerim belimde, tam o eski kadınlar gibi. Bu defa ciddi değildim tabii.

“Şimdi beni ürkütmeye başladın işte!”

Haklıydı, bazen ben de kendimden ürküyorum. Müzelerde izlediğimiz o filmlere gıptayla bakarken yakalıyorum kendimi. Hatta bazen filmlerde duyduğumuz geleneksel lafları mırıldandığımı fark ediyorum. Tövbe, tövbe…Of, bak yine yaptım. Neyse ki içimden geçirdim sadece.

Eski insanların usullerine, geleneklerine, kullandıkları aletlere, sürekli tekrarladıkları ritüellere duyduğum merak bir tarihçinin geçmişe duyduğu ilgiyle açıklanamayacak kadar aşırıya kaçıyordu bazen. Bir keresinde müzenin deposuna girip oradaki cihazları kurcalamıştım. Otomobil motorları, eski insanların akıllı telefon dedikleri aygıtlar, manüel bilgisayarlar, o bilgisayarların fare, bellek, adaptör gibi aparatları… Âtom beni orada yakaladığında gözlerine inanamamıştı. Bir de söylev çekti tabii, bu fırsatı hiç kaçırır mı! “Uzaktan bakmanı anlıyorum ama bu barbarların aletlerini kullanmaya çalışman… İşte bu bir problem. Yüzlerce yıl ne akla hizmet fosil yakıtlarla enerji ihtiyacını karşılayan… Aman neyse, kaç kere anlattım bunları. Sonuçta bu aletlerle nasıl bir hayat kurduklarını biliyorsun.” dedi.

Söylediklerinde haklıydı ama bir konuda yanılıyordu. Ben o aletleri kullanmaya çalışmıyordum ki. “Onlara dokunmak hoşuma gidiyor.” dedim, kaşlarını kaldırmasına rağmen de ekledim: “Bana seksi geliyorlar.”

Bunu duyar duymaz mutfağa bir zihin komutu gönderdi, içki dolabından bir rom shot getirtti. Dikti bardağı.

“Seksi ha. Bir zaman yolculuğu ayarlayalım istersen. O döneme on dakikadan fazla katlanabilen olmadı. Sense seksi diyorsun.”

“Tüm gelişmişliğimize rağmen ilkel güdülerimizin kaybolduğunu söyleyemezsin. Kaybolsalardı çoğalamazdık.”

“Tamam tamam her ne haltsa bu gelenek, yapacağım,söyle artık, ne istiyorsun?”

“Tahmin et.” dedim, tüm sevimliliğimi takınarak.

Parmaklarını şıklattı ve “Düğün” dedi. “Düğün mü istiyorsun yani? Gelinlik falan. Herkese madara olalım yani, bu mudur?”

“Saçmalama. O kadar da aklımı kaçırmadım.”

“Zaten öyle bir şey yapsak, İsraf Denetleme Kurulu cezasız bırakmaz bizi. Daha küçük bir şey olmalı. Hımm… Bir dakika, yoksa yüzük mü istiyorsun? Tamam alırım ama ben takmam, ona göre!”

“Ya üff ben de çok meraklısıydım parmağımın kangren geçirmesine.”

“Ee ne o zaman? Bekarlığa veda partisi mi yapacaksın arkadaşlarınla? Neydi o kına mı yakacaksın yoksa?”

“Ya yok artık.”

“Pasta mı keseceğiz? Parkta fotoğraf mı çekileceğiz, ne yapacağız?”

“Saçmalama. İtibarımızı sıfırlayacak bir hareketten bahsetmiyorum tabii ki.”

“Hımm. O zaman ikimizi kapsayan bir gelenek bu.”

“Aynen öyle canım.”

“İkimizi kapsayan… Eyvah, yoksa yoksa…Rëm gerçekten sana inanamıyorum, çocuk mu istiyorsun sen? Biliyorsun bunun için birçok testten geçmemiz gerekiyor. Öyle evlenme kararı almaya benzemez bu.”

“Of, ne çocuğu, saçmalama. Yok çocuk mocuk istediğim. Gelenek mi ki o zaten? Biraz tarih bilgini gözden geçirmelisin.”

“Geleneğin parçası diyelim, evlenip ürüyorlardı sonuçta.”

“Ben sözlük anlamıyla bir gelenekten söz ediyorum.”

“Off gerçekten gerdin beni Rëm! Evlenme sonrasında ne yapıyordu bu ilkeller, ne bileyim, ben olsam onca gürültü kıyametten sonra tatile çıkardım.”

“Çok yaklaştın Âtom.”

“Tatil. Tatil, bu mu istediğin?”

“Onlar buna ‘balayı’ diyordu canım.”

“Ya baştan söylesene, yüreğime iniyordu. Zaten tatil düşünmüyor muyduk, bahane olur.” dedi Âtom. Gülümsedi, zamanla gülümsemesi büyüdü. “Ben sana en güzel tatili ayarlarım Rëm.” diyerek öptü. Her zamankinden şehvetli bir öpücüktü bu. Zaten bu balayı olayını akıl etmemin nedeni buydu. Cinsel hayatımıza bir renk katmamız şarttı. Eski insanlar bu konuda klişe olsa da sonuca götüren çözümlere sahiptiler. Âtom da zaten içten içe bu sebepten dolayı “balayı” fikrine sahip çıkmıştı. Yoksa koskoca adamın ne işi olur gelenekle melenekle…

2.

İlerleyen günlerde Âtom gerçekten isteğimi ciddiye aldığını kanıtlarcasına çalıştı. Balayı konseptini anlayabilmek için müzelere gidip içinde balayına çıkan çiftlerin olduğu filmler izledi. Bugüne kadar sinema sanatını içselleştirmemiş Âtom için bu, büyük bir adımdı.

Filmlerden sonra hal ve hareketlerindeki değişimi gözlemlemek benim için çok eğlenceli olmuştu.

Tatilden bir gece önce balayının tüm plan ve programını yapmış bir şekilde karşımdaydı.

“Eskici diye bir firma buldum, bak bu broşürleri.”

Havada açılan dijital ekranda “Retro Rüyalar Oteli” yazıyordu. Başlığın altında eski insanların geçmişte kalan alışkanlıkları hareketli görüntülerle yer alıyordu. Bir boğa güreşi arenasında matador boğa karşılaşması, kara yolunda ağır ağır ilerleyen binlerce demir otomobil, bir tapınakta toplanmış yüzlerce insan bu görüntülerden bazılarıydı. Broşürün sloganı olan “Zamanda Yolculuktan Daha İyi” yazan yerde ise bir düğün görüntüsü dikkat çekiyordu.

“İşte bu program için kaydoldum ama sadece ‘balayı’ kısmını işaretledim. Hem ucuza geldi hem de istediğim değişiklikler için fazla ödemedim.”

“Değişiklikler derken?”

“Madem böyle bir işe girdim, hoşuna gidecek bazı revizyonlar yaptım.”

Eski çapkınlar gibi göz kırpmaya çalışınca yüzü gözü birbirine girdi. Bu sakarlığı beni güldürdü. Ama etkiledi de. Sürprizlerle arası olmayan bir dünyanın en sürpriz düşmanı adamından bu sözleri duyacağımı hiç tahmin edemezdim. Heyecanımı gizleyemeden sevgilimin ellerini tuttum.

Âtom, zihniyle havadaki sayfayı çevirdi.

“Bak tuttuğumuz ev şöyle bir şey.”

Gerçekten çok güzel görünüyordu. “Haydi şimdi gidelim.” dedim.

“Gece vakti?”

“Balayı düğün gecesi başlar sonuçta.”

Bu defa ben göz kırptım. Âtom önce bana, sonra bavulumuza baktı ve kıyafetlerimizi hazırlaması için komut verdi.

3.

“Otelimizdeki manüel uygulamalara lütfen dikkat ediniz.”

Retro Rüyalar Oteli’nin girişinde havada asılı duran bu uyarıyla karşılaştık. Zihin komutuyla peşimizden gelen bavulumuz o uyarıdan birkaç metre sonra durdu. Resepsiyona giden ışıklı yolda Âtom bavulu kendi taşımak zorunda kaldı.

Buna biraz canı sıkıldı tabii. Resepsiyondaki adam da bunu fark ettiği için açıklama gereği duydu:

“Gerçek bir deneyim olmasını istediğimiz için bazı bölümlerde zihin sensörleri yer almamaktadır. Geçmişe hoş geldiniz. Bu anahtarınız.”

Âtom anahtara yabancı bir obje gibi baktı. Sonra bunun ne işe yaradığını hatırladı. Eski insanlar gibi parmakları arasında çevirdi. Beş yıllık sevgilim bana her zamankinden daha seksi görünmeye başlamıştı.

Okyanus manzaralı eski usul evimize doğru yürüdük. Âtom bavulu bırakıp anahtarı cebinden çıkardı, güçlükle de olsa kilide takmayı başardı. Garibim önce sola, sonra sağa çevirdi, kapıyı açtı. Açmasıyla birlikte beni kucağına aldı ve eve girdik. İşte bunu hiç beklemiyordum. Kahkahalarıma engel olamadım.

“Filmlerde böyle yapıyorlar bebek.”

Âtom bugüne kadarki tüm gıcıklıklarını telafi ediyor gibiydi. Ama asıl sürprizi içerideydi. Eski filmlerdeki gibi dekore edilen villanın yatak odasına Âtom’un kucağında girdiğimde gözlerime inanamadım. Aslında yatak odası sıra dışı değildi fakat yatağın üzerindekiler… İşte o bi’ acayipti! Âtom, otel yönetiminden tüm o sevdiğim eski objelerin üzerine dağıldığı bir yatak sipariş etmişti. Bahsettiği revizyon bu olmalıydı. Yatağın üzerine eski manüel klavye tuşları, küçük adaptörler, bilgisayar fareleri, joystick’ler, dijital bellekler, şarj üniteleri, kulaklık süngerleri, minik pervaneler, silikon dijital göstergeler ve tanımadığım başka antik aparatlar saçılmıştı. Bazıları o kadar eskiydi ki kabuk bağlamış, adeta fosilleşmişlerdi. En çok da kablo vardı. Yatağın çarşafı farklı uçlara sahip kalın kablolar ve farklı dallara ayrılan ince kablolardan oluşmuş gibiydi.

Sln_KB_045

Bir başkasında tüm bu manzara müzedeki enteresan bir eser gibi bir etki bırakabilirdi. Bende ise tamamen pornografik duygular uyandırmıştı. Sonra Âtom beni yatağa attı. Kablolara değer değmez içim bir hoş oldu. “Balayı” fikrimin geldiği noktadan çok hoşnuttum, aramızdaki ateşi tekrar harlamıştım, Âtom’un üstüme atlamasını arzuyla bekliyordum.

Bunun yerine “Bavul kapıda kaldı, onu içeri alıp hemen geliyorum” deyip odadan çıktı Âtom. Hemen onun sürprizine karşı sürprizle yanıt vermek için üstümdekileri çıkardım ve yatağa en seksi halimle uzandım. Kablolar, bilgisayar fareleri, pervaneler, kulaklık süngerleri ve diğer aparatlar… Onlara hayranlıkla baktım ve bu defa onlarla ilgili farklı bir şeyi, yalnızlıklarını hissettim. Tarihimizin en acayip geçiş döneminin vazgeçilmezi olan bu objelerin son kullanma tarihleri geçeli yüzyıllar olmuş, bunca zaman müzelerde veya sanat galerilerinde yalnızlıklarına terk edilmişlerdi. Bir dönem insanların sağ koluydu bu aletler. Hatta yerine göre onların çöpçatanları ve çapkınlık arkadaşlarıydı. Bu fareyle sevgililerini bulmuşlar, bu klavye tuşuyla onunla flört etmiş, bu sünger kulaklıkla onun sesini duymuşlardı. Tüm bunlar artık çöpten farksızdılar. Şimdi onların yalnızlığını paylaşırken bu yatağın üzerinde demode bir sanat eseri gibi görünüyor olmalıydım.

Bu sırada odanın havasız olduğunu fark ettim, yataktan kalkmadan pencerenin kulpuna uzandım ve pencereyi açmayı başardım. Tatlı bir okyanus rüzgarı içeriye doldu. Derken kapı çat diye kapandı. Âtom eski bir porno yıldızı gibi giriş yapmıştı odaya. Zifiri karanlık oldu.

Âtom’un öpücüklerini ilk olarak ayaklarımda hissettim. Oradan başlayan ürperti tüm vücuduma yayıldı ve doğal bir itkiyle kollarımla bacaklarımı açmama neden oldu. Çarmıha gerilmiş gibi bir pozisyonda kendimi Âtom’a teslim etmiştim. Sevgilimin öpücükleri bacaklarımdan kasıklarıma doğru ilerlerken kolları yavaş yavaş göğüslerime uzandı. Elleriyle onları avuçluyor, uçlarını bir ameliyat mandalıyla kıskaca alıyordu sanki. Dudakları vajinama geldiğinde zevkten çıldıracak gibi olmuştum. Kendimi tutamayıp ilkel bir kadın gibi inlemeye başladım. Bu sırada parmaklarıyla erojen bölgelerimi bir hazine avcısı gibi keşfetmiş, onlara dokunarak zevkimi katlandırıyordu. Ateşli sevgilim vücudumdaki zevk tuşlarını keşfetmekle kalmamış onlara en doğru sıralamayla basmayı başarıyordu.

“Ah Âtom!” diye bağırdım.

O da vajinamdan ayrılıp “Rëm!” diye bağırarak üstüme çıktı. Öyle bir zevk boyutuna geçmiştim ki sesi başka bir diyarda yankılanıp kulaklarıma geliyor gibiydi.

Âtom’la bir olmak için sabrım kalmamıştı artık. Bacaklarımı açtım. İçime girdiğinde bir zevk dalgasıyla sarsıldı vücudum. Bu sarsıntılar daha sürecek gibiydi.

Her konuda mantığın en koyu taraftarı olarak bildiğim adam resmen hayvanlaşmıştı. Âtom’un yaptıklarına inanamıyordum. Sanırım balayı araştırmaları sırasında klasikleşmiş filmler dışında başka filmler de izlemişti.

“Sen neymişsin?!” diyebildim bu sırada.

Kulaklarıma üfleyerek yanıt verdi. Bu beni daha da tahrik etti.

İçimde gidip gelirken elleri kolları durmuyor, bana her türlü zevki aynı anda yaşatmak için vücudumun çeşitli yerlerinde geziniyordu. Dudakları dudaklarımdayken bir eli kalçamı sıkıyor, diğeri sırtımı tırnaklıyordu. Sanki tek bir Âtom’la değil, onun birçok haliyle aynı anda sevişiyordum.

“Âtom!”

“Rëm!”

“Evet, Âtom!”

“Rëm!”

Hayatımın en zevkli dakikaları ne kadar sürdü bilmiyorum. Bittiğinde yatağa yığıldım kaldım.

Nefes nefeseydim. Kan dolaşımım da normal değildi. Zihnimi bir zevk bulutu kaplamıştı. Dilimi oynatacak, gözümü açacak bile enerji kalmamıştı sanki. Dönüp Âtom’a bakamamıştım bile.

Sonra kapı açıldı. “Geldim.” dedi Âtom.

Önce “Biliyorum” diyecek oldum. Sonra kafam karıştı.

“Âtom?” dedim.

“Sorma Rëm, kapıya çıktım, bavulu içeri alacaktım. Bir anda kapı arkamdan kapandı. Anahtar da içeride kalmıştı. Ne yapacağımı şaşırdım. Zihnimle açmaya çalıştım ama ne mümkün! Bahçe tarafına çıktım, sana bağırdım, senin de bana bağırdığını duydum ama göremedim seni. Yedek anahtar için mecbur resepsiyona gittim, anca dönebildim.”

Ne diyeceğimi şaşırdım. Yataktaki farelere, kablolara, sivri uçlu belleklere baktım. Vücuduma klavye düğmeleri batıyordu. Küçük bir pervane tam kulağımın yanına uzanmıştı. Diğer yanımda bir kulaklık süngeri…

Âtom’un öfkesi dinmemişti.

“Salak manüel sistem ya. Hayır, bu ilkellerin kapısı durduk yere niye kapanıyor ki?!”

Gözüm pencereye takıldı. Oda hava alsın diye açtığım.

“Cereyan olmuştur” diyebildim.

“Cereyan mı?”

Yazan: Doğu Yücel

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir