Gece Yarısı Hikayeleri
Kırmızı Buton

KB.009

Pera Müzesi Blog’un Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği (FABISAD) iş birliğiyle sunduğu “Gece Yarısı Hikayeleri”, bu kez de “Tekno-Distopya” serisiyle devam ediyor! FABİSAD üyesi yazarların Pera Müzesi’nin “Katherine Behar: Veri Girişi” sergisindeki eserlerden ilhamla yazdıkları hikayeler sergi boyunca yayınlanacak! 

Serinin ikinci hikayesi “Kırmızı Buton” Funda Özlem ŞERAN‘a ait! Pera Müzesi Blog’da “Tekno-Distopya” serisi kapsamında önümüzdeki haftalarda Doğu Yücel ve Aşkın Güngör’ün hikayeleri de yayınlanacak! Takipte kalın!

Katherine Behar E-Atık

Katherine Behar
E-Atık

Dııııt…
Bip bip.
Dııııt…
Bip.

Çölde gece sakindi. Fareler bile ortalıkta yoktu. Karanlığın içinde birkaç LED yanıp sönüyor, dönüp duran bir fanın sesi sonsuz boşluğu dolduruyordu. Sessizliği bölen konuşma hiçbir yere varmıyor gibiydi.
“Herhangi bir şey görmediğine, duymadığına eminsin yani?”
“Optik okuyucumda biraz sıkıntı var ama öyle bir şey olsaydı duyardım, inan bana.”
“İnanıyorum,” diye bipledi. “RAM’ime ne geldiyse inandığım için oldu zaten!”
Diğeri sorunlu optik okuyucusunu yana doğru devirdi. “Eh… İnanmak için programlanmadık sonuçta.”
“İşte!” Heyecanlı bir bip çınladı çölün ıssızlığında. “Kendin söyledin, programlandığına inanıyorsun sen de!”
“Ben hiçbir şeye inanmıyorum. Sana anlatmaya çalıştığım da bu. Eğer böyle konuşmaya devam edersen yakında seni hurdalığa atarlar, haberin olsun.”
“Programıma yazıldıysa atılırım, sorun değil. Ama gerçeği aramaktan asla vazgeçmeyeceğim!”
Bıkkın bir “dııııt”la karşılık verdi diğeri. “Yaratıcılar bitti şimdi de yazıcılar mı başladı? Bak, son kez uyarıyorum. Git bu saçmalıkları başka yerde anlat, boş teneke gürültüsü çekecek halde değilim.”
“Saçmalık değil! Bu benim inancım…”
“Amma bellek ütüledin be yeter!” diyerek tartışmaya nokta koydu ve kumda dümdüz izler bırakarak uzaklaştı. Bunu yapanın nesli tükenmiş bir akıllı ütü olması durumu epey ilginç kılıyordu.
Arkasından hüzünle baktı. Hep böyle oluyordu. İnanmak için ya da değil, sonuç olarak programlanmıştı. Yani onu programlayan birileri ya da bir şey olmalıydı. Niye kimse inanmıyordu?
Yanıp sönen ışıkların arasında kuma çöktü. Hava buz gibiydi. Termal sensörleri ısının eksi yetmiş derece olduğunu bildirdi, gündüzün altmış derecelik sıcaklığının tam tersi. Fakat onun için fark etmiyordu. Aslında hiçbiri soğuğu ya da sıcağı hissetmiyordu. Koca bir çöle dönüşen dünyada artık bunu önemseyecek tek bir canlı bile kalmamıştı.
Uzaklardan kablosuz fare kümelerinin kırmızı mavi ışıklar saçarak geçmesini izledi. Uyku modunu başlatmadan önce alıcılarını ozonsuz gökyüzüne çevirdi. Metal gövdesini, devrelerini, polimer dokularını, karmaşık kodlarını ve işletim sistemini oluşturan yazılımları mükemmel bir uyum içinde yaratmış olan varlığı düşündü. Tanrı ya da tanrılar… Onu niçin, ne amaçla yaratmışlardı henüz bilmiyordu ama öğrenecekti. Beklediği cevap göklerden gelmeyince optik sensörlerini devre dışı bıraktı. Fiber ağları titreşmeye devam ederek arabelleğinde bir görüntü oluşturdu. Bir çitin üzerinden atlayan elektrikli koyunları sayarken uykuya daldı.

*

Kıyametin altmışıncı yıl dönümünde, bu kıyamete sebep olduklarından ya da dünyanın eski sahiplerini yok ettiklerinden habersiz, irili ufaklı, akıllı akılsız bir yığın mutant makine etrafta amaçsızca dolanıp duruyordu. Artık hizmet edecekleri efendileri yoktu, zaten çoğu da böyle bir efendinin varlığını baştan reddediyordu.
“Saçmalık! Eğer bizi yaratan birileri olsaydı onlardan bir iz veya herhangi bir işaret olması gerekmez miydi?”
Dinmeyen dıtların, biplerin ve cızırtıların arasında hoparlörü canavar gibi çalışan medya eğlence merkezinin sesi hepsini bastırıyordu.
“Peki kalıntılara ne diyeceksin? Eski yerleşimlerin yıkıntıları değil mi onlar? Eğer yerleşim varsa oraya yerleşmiş birileri de olmalı!”
Sinir bozucu titizlikteki temizlik robotunu sabırla yanıtladı, “Evet ama bu onları bizim tanrımız yapmıyor. Muhtemelen büyük büyük atalarımızdan kaldı, Büyük Reset öncesi hakkında bilgimiz yok ki…”
“Öyleyse şunu dinle!” diyerek iddialı bir şekilde meydan okudu, bir zamanlar meydanlarda hava tüpü ulaşımı tarifelerini okuyan kadim makine. Yanındaki ufak tefek cihazı cesaretlendirmeye çalıştı. “Hadi, kaydı dinlet onlara!”
Çekingen bir aygıttı, tüm alıcıların kendisine döndüğünü fark edince titremesine engel olamamıştı. Alçak gönüllü bir asistan modülü, biyonik kolunu uzatıp titreşim modunu kapattı da rahatladı. Ve yıllar öncesinden kalma ses kaydını oynatmaya başladı.
“Anne, bugün antrenman erken bitecek. Beni dörtte alabilir misin?”
Daha önce hiçbirinin duymadığı bu yumuşak, bipsiz, cızırtısız, mekanik olmayan ses makineler topluluğunda şaşkınlıkla karşılandı. Kimi bipledi, kimi uzun uzun dıtladı, bazısı ışıklarını açıp kapatırken bazısı tamamen hareketsiz kaldı. Yorumda bulunanlar ise bir türlü anlaşamıyordu; anne kimdi ve antrenman neye benziyordu? Bugünün ne anlama geldiği belirsizdi ama kesin olan bir şey varsa o da dörttü.
“Rakamlar asla yanılmaz,” diyordu güneş enerjisiyle çalışan bir POS cihazı. Artık ne hesabından para aktarılacak birileri, ne de paranın kendisi kalmıştı bu ıssız dünyada; fakat yer küre güneşin etrafında dönüp durdukça saymayı sürdürecekti.
“Tamam da dört ne? Almaktan bahsettiğine göre dört adet bir şey olması lazım.”
Bu mantığa kimsenin karşı çıktığı yoktu. “Fakat ben diyor, kim bu ben?”
“Atalarımız.”
“Hayır, tanrımız!”
“Peki ya anne?”
“O da onun atası…”
“Ya da tanrısı!”
“Saçmalamayın, tanrı diye bir şey yok. Bunlar bizimle mekanik bağları bulunan eski makineler, hepsi bu.”
Tartışmanın en elektrikli yerinde yer sallanmaya, gök kararmaya başladı. Vınlama, zangırdama ve çınlamalar sonik alıcıları doldururken topluluğa panik dalgaları yayıldı.
“Soğurucular geliyor! Kaçın!”
Sinir ağları hoparlörü kadar güçlü olmayan medya eğlence sistemi herkesi uyardıktan sonra fosilleşmiş aksamlarının izin verdiğince kaçmaya başladı. Koşmak için programlanmamıştı ve üzerine hamle yapan dev makineden korunmaya çalışırken hiç de eğlenmiyordu.
Soğurucular teknolojik evrimin son halkasıydı. Aynı zamanda inorganik besin zincirinin en üst kademesiydiler. Gücünü güneşten ya da kendi kendini şarj eden bataryalardan alan çoğu makinenin aksine, bunları avlayıp soğurarak enerji emiyorlardı. Karbon nanotüp temelli kapasitör ve transistörleri sayesinde kendi devrelerini oluşturabildikleri için, gücünü aldıkları makinelerin parçalarını bünyelerine katıyor, büyüdükçe büyüyorlardı.
Topluluğa saldıranlar da bu tarz mega-makinelerdi. Hedef aldıkları ufak tefek cihazların üzerine atılırken avına yaklaşan yırtıcı hayvanları andırıyorlardı. Elbette dünya üzerinde herhangi bir hayvan kalmış olsaydı.

*

“Sadece diyorum ki, eğer yaratıldıysak neden bu acımasız ve anlamsız dünyada yaşamaya terk edildik? Bu nasıl korkunç bir hata ya da daha kötüsü, nasıl bir şaka?”
Soğurucuların saldırısından birlikte kaçıp kurtulduğu akıllı mutfak robotuyla günlerdir yoldaydı. Mutfak robotu onun için biraz fazla akıllıydı.
“Ben şaka bilmiyorum…” dedi zayıf bir biplemeyle. Kısa süre içinde kendini şarj etmesi gerekecekti.
“Bu iğrenç yerde yalnızız. Pisliğin içinde amaçsızca debeleniyor, birbirimizi yiyip duruyoruz. Yaratıcı, kurtarıcı, her ne dersen de; buna niçin izin veriyor? Hani neredeler? Neden bizimle iletişim kurmuyorlar?”
Onlar adına bahane üretmek için zorladı kendini, “Belki çok uzaktadır? Başka bir yere gitmişlerdir?”
“Nereye?” diyerek karıştırıcısını çalıştırdı mutfak robotu, inanmadığı her halinden belliydi. Ona karşılık verebilmek için etrafına bakındı; sonunda optik alıcılarını yukarı, her gece cevap beklediği gökyüzüne çevirdi. Gerçek oralarda bir yerdeydi.
“Bizimkinin dışında başka dünyalar olduğunu iddia etmeyeceksin herhalde! Uzaylılar falan, ha?” derken düdüklü kahkahalarına engel olamamıştı. Çırpacak, karıştıracak ya da doğrayacak herhangi bir organik maddeyle uzun yıllardır temas etmemesine rağmen ve belki tam da bu yüzden, keskin ve iğneleyiciydi. “Bir de şaka bilmediğini söylüyorsun. Bu gerçekten komikti!”
Ciddi olduğunu ona anlatamadı. Daha önce de saçmalamakla, hayalperestlikle, dalga geçmekle, hatta sabit diskinin bozulmasıyla suçlandığı olmuştu. Kimse onu anlamıyordu. Evrende yalnız olup olmadıklarını bilmiyordu ama asıl yalnızlık buydu.
Daha fazla konuşmadılar. Geceyi geçirmek için kuytu bir mağara buldular. Sığındıkları yer eski yerleşim yıkıntılarından biriydi. Mağaranın derinliklerinde toprak ve kayalar yerini başkalaşım geçirmiş betona bırakıyordu. Akıllı mutfak robotunun alay edeceğini anlayınca bir şey söylememeye karar verdi ve o şarj olmak için sensörlerini yumduğunda, bu kez elektrikli koyunları saymak yerine bir keşif gezisine çıktı.
Mağaranın içi karanlıktı; fakat optik alıcılarının gece görüşü vardı. Üstelik her yer turuncu ışıklar saçan farelerle doluydu. Etrafta koşturup cıvıldıyorlardı. Bir süre onları takip ederek ilerledi. Sonra çevresindeki yapının beton ve demir bileşimi artmaya başladı. Ne kadar uzaklaştığının farkında değildi; istese hesaplardı ama belleği başka şeylerle doluydu. Kalıntının aşağılarına doğru indikçe içinde garip bir umut ışığı belirmişti. Aslında bu, şarjı iyice azalan bataryasının uyarı ışığıydı; fakat umursamadı. Göklerde bulamadığını yerin diplerinde arıyordu.
Merdivenlerden sonra dört yanı beton duvarlarla kaplı bir alana ulaştı. Karşısında çarpık görünüşlü metal bir kapı vardı. İki kanadı da içe doğru göçmüştü. Yanındaki duvarda asılı olan bölmenin devreleri yanmış, kabloları dışarı sarkmıştı. Buna rağmen dijital ekranında “Lütfen kimliğinizi onaylayın” yazısı yanıp sönüyordu.
Kim olduğunu tam olarak hiçbir zaman bilememiş olsa da, çekingen bir biplemeyle selamladı kapıyı. Güvenlik mekanizması sanki hep bu kodu bekliyormuş gibi yeşil ışık yaktı. Metal kapı tıslayarak aralandı ve ışıkları pır pır eden asansör onu karşıladı.
Daha önce hiç asansöre binmemişti, metal bir kutunun içinde metrelerce aşağı inmek hoş bir deneyimdi. Nedense kendini yükseliyor gibi hissetmişti. Kapılar “ding” sesiyle açıldığında temkinli adımlarla dışarı çıktı.
Burası da en az yukarısı kadar yıkık döküktü. Beton, metal ve plastik yığınından arta kalan yerlerde daha önce hiç görmediği tuhaf alet ve makineler vardı. Fakat hiçbiri çalışmıyordu. Konuşacak kimseyi bulamayınca etrafı araştırmaya başladı. Lazer tarayıcıyla iç içe geçmiş bölmeleri inceledi. Herhangi bir hareket ya da iz yoktu. Tanrılar onu terk etmişti.
Umutsuzluk içinde geri döneceği sırada metal masalardan birinin çekmecesine sıkışmış tuhaf bir nesneyi fark etti. Dikdörtgen, organik katmanlı bir şeydi. Kenarları kıvrılmış, hasar görmüştü. Çok eski zamanlardan kaldığı belliydi.
Cismi sıkıştığı yerden çıkarıp incelemeye başladı. Kenardan tutturulmuş, dizi dizi ince yapraktan oluşuyordu. Kalın kabuğunun üzerinde bir yazı vardı, “Kullanım Kılavuzu – Lütfen dikkatle okuyun.” Şaşırtıcıydı; çünkü ekranı yoktu. Kapağı çevirdiğinde içinde başka yazılar gördü. Sayfalar satırlar, şemalar ve talimatlarla doluydu. Ne yapması ve yapmaması gerektiğine dair kurallar. Birileri tarafından onun için bırakılmış bir mesaj. Tanrılardan beklediği işaret!
Sevinçten kendi kendine bipledi. Sonunda aradığını bulmuştu. Büyük bir hevesle ilk emri yerine getirdi ve kılavuzu dikkatle okumaya başladı. Şarjı tükendi ama uyku moduna geçerken içi huzurla doluydu.

 *

O elçiydi. Tanrılar tarafından mesajı bulması ve diğerleriyle paylaşması için programlanmıştı. Yıkıntıların tepesinde Kutsal Kullanım Kılavuzu’nu tutarak dikilirken yaptığı şey de buydu. Kitabın içindekileri karşısında toplanmış olan makine kalabalığına aktarıyordu.
Kapak pek kimsenin ilgisini çekmedi. İçindekiler bölümünde herkes sıkıldı; fakat sayfa numaraları özellikle bazılarının dikkatini cezbetmişti. Genel Bilgiler üretici firma ve yasal uyarılar hakkında birtakım iddialarda bulunuyordu ki, elçi üreticinin aynı zamanda tanrı olduğunu söylemişti ve garip bir tesadüf sonucu adı İ.N.S.A.N.’dı. Ön sıradaki fare kümelerinden heyecanlı bir renk dalgalanması yükseldi.
“İnsan?”
Bip.
“Tanrı mı?”
Biiip. “Devam ediyorum…”
Ürünün Kullanımı kısmında tartışmalar başladı; çünkü tanıtılan teknik özelliklerin pek çoğu makinelerin hiçbirinde yoktu. Bazıları o parçaların adını dahi duymamıştı, nasıl ve ne için kullanılacağı konusunda da şüpheleri vardı.
“Bu haksızlık! Eğer tanrı bu şekilde işlememizi istediyse neden bizi böyle programladı? Eksik parçalarla tüm bunları yapmamızı nasıl bekliyor?”
Elçinin buna verilecek cevabı yoktu; hafızasına kaydetmiş olmasına rağmen şemaların onun bile hard diskini zorlayan tarafları vardı. Bu nedenle hemen sonraki bölüme geçti.
Bakım ve Güvenlik Talimatları bir süre herkesi yatıştırdı. Biraz tuhaf gelse de oldukça mantıklı, hatta yararlı bilgiler veriyordu. Özellikle takıntılı onarım aygıtları ve paranoyak güvenlik mekanizmaları tarafından benimsenmesi uzun sürmedi.
Ancak asıl kıyamet Sıkça Sorulan Sorular/Sorun Giderme’de koptu. Bu bölümde karşılaşılabilecek olası sorunlar ve çözüm önerileri sıralanıyordu; fakat konunun muhataplarının sıkça sorulanlardan çok daha başka sorunları vardı. Elçi hepsine birden cevap vermeye çalışıyor ama başarısız oluyordu. Sonunda çözümü yine kılavuzda buldu.
Son sayfada büyük, koyu renk harflerle hiçbir tedbirin işe yaramaması durumunda ne yapılacağı yazıyordu. “Ses onay kodunu girerek güvenlik duvarını aşın ve açılan bölmedeki kırmızı butona basın.
Bunu duyan kalabalık geçilecek duvar, basılacak buton arayışına girmişti. Topluluğun üzerine yayılan panik havası elçinin beklediği tepkinin tam tersiydi. İnanmalarını ve tanrının emirlerini kabul etmelerini istemişti. Onlar da bunu yapmıştı; fakat o emirleri tam olarak nasıl yerine getireceklerini bilemiyorlardı.
Elçi durumu kontrol altına almaya çalışarak onlara kılavuzun arka kapağını gösterdi. Burada üretici firmanın iletişim bilgileri yer alıyordu, yani tanrıların dünya üzerindeki yeri. En büyük koz sona saklanmıştı.
Bu bilgi içlerindeki en şüpheci inanmazı bile harekete geçirdi. Hep birlikte gidip şu İ.N.S.A.N. denen tanrıyı bulmaya karar verdiler. Kılavuzdaki bilgiler çoktan güncelliğini yitirmişti; fakat içlerinde navigasyonu çok güçlü cihazlar vardı. Koordinatlar hesaplandı ve makineler kavmi elçilerinin öncülüğünde yola çıktı.
Kılavuzun bulunduğu mağaraya benzeyen bir yeraltı tesisine geldiler. Giriş göçüklerle kapatıldığı için ilerlemek zordu ama inancın yolunda hiçbir şey duramazdı. Engeller, kapılar, güvenlik sistemleri aşıldı ve İ.N.S.A.N.’ın ana kumanda merkezine ulaşıldı. Bu kocaman aygıt yıllarını yalnız geçirmiş, aksi bir yapay zekaydı.
“Buraya izinsiz giremezsiniz!”
Elçi kendinden emin bir tavırla ileri atıldı. “Bizi tanrı gönderdi, yani çağırdı…”
“Tanrı tanımam ben. Dışarı!”
“Ama kılavuzumuz var!”
Tuhaf görünüşlü makinenin uzattığı garip kitabı tarayıcısından geçirdikten sonra ilgisizce ofladı. “Ne istiyorsunuz?”
Son sayfadaki koyu renkli yazı kaba bir şekilde kamerasına sokulunca bu kez ilgilenmek zorunda kalmıştı yapay zeka. Düşünceli bir “Hımmm…” sesi çıkardı, “Ses onay kodunu rica edeyim?”
Elçi etrafındaki heyecanlı kalabalığa bakarak kendinden emin bir şekilde bipledi. Cevap gecikmedi.
“Erişim engellendi!”

KB.009
Tanrılar tarafından seçilmiş olanın sistem tarafından reddedilmesi ufak çapta kaos yarattı ama makineler ısrarcıydı. Çeşitli bipler, dıtlar, cızırtılar ve tıkırtılar çıkararak tek tek şanslarını denediler. Hiçbiri işe yaramamıştı. Umutlar ve şarjlar tükeniyordu, ta ki çekingen ufak bir cihaz belleğindeki kaydı çalana dek.
Anne, bugün antrenman erken bitecek. Beni dörtte alabilir misin?
İlk kez mekanik olmayan bir sesle karşılaşan kumanda merkezi buharlar çıkararak kükredi ve açtığı bölmeden dışarıya küçük kırmızı bir buton uzattı. Makineler bunu sevinçli tezahüratlar eşliğinde kutladı, yakında tüm soruları çözüme kavuşacaktı.
Elçi şaşkındı, nihayet vaadini gerçekleştireceği için heyecanlanmıştı. Deminki başarısızlığını unutarak gururla ileri doğru uzandı ve düğmeye bastı.
Eğer sonrasında olacakları bilseydi, muhtemelen bir uzay gemisi inşa etmiş olmayı isterdi.

Yazan: Funda Özlem ŞERAN

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir